Sunday, May 11, 2008

analarla danaları

Hayat sabit kalmadığı gibi her şeyi tüketiyor sonra yeniliyor. Doğum gibi ölüm gibi. Nesiller, nesillere gebe kalıp sonraki nesillerin önünü açıyor. Sonra görevini tamamlayıp kuş olup buralardan uçuyor.

Şanslı biri olduğumun farkındayım. Yumuşacık bir anneyle büyümek bir şans. Hele, dünya şahanesi bir anneanne ile büyümek, büyük ikramiye gibi bir şey. Sadece doğarak bu kadar büyük bir ödüle konmak beleşçi yanımın felaket hoşuna gidiyor.

İki taraflı istisnaları da (çocuğu olup da cadı olanlarla, çocuğu olmadan pamuk olanlar) kabul etmekle birlikte, çocuğu olan insanların daha insancıl olduğuna inanırım. Ya da en azından çocuğu gibi sahiplendiği bir canlı olmalı insanın hayatında. Biri için kaygılanmanın en yoğun yolu sanırım evlat sahibi olmak. Henüz kendi başıma gelmese de gözlemlerim bu yönde.

Hemen hemen hergün şükrederim böyle bir anne ve babaya sahip oduğum için. Dahası uzun ve sağlıklı yaşamaları için dua ederim. En azından en büyük korkumun olgun yaşlarıma denk gelmesi için içlenirim. Artık fiziken yanımda olmasa da, hala düşündükçe en büyük ödüllerimden biri olan anneannem ile geçirdiğim her dakikanın keyfini çıkarırım. Ona da burdan gönderebildiğim tek hediyeyi gönderdim. Umarım ulaşmıştır.

Tüm "en iyi" annelerin anneler günü kutlu olsun.

Friday, May 09, 2008

çocuk masalı


Hangi seneydi hatırlamıyorum, ama çok sene önceydi, ben hala çok çocuktum. Her sübyan gibi hala çocuk olduğumun farkında değildim. Büyüdüm sanmıştım. Yine yanılmıştım. O yaz tekrar kış gelmeyeceğine inanışımı içim burularak hatırlıyorum. Ne güzel hep rahat rahat t-shirt , şort gezecektim. Çocuktum diyorum, safmışım. Sonra aniden kış geldi. Ağaçlar aslında tüm yapraklarını dökmüştü ama ben görmezden gelme alışkanlığımın henüz ilk yıllarındaymışım gibi, iğne yapraklılara aldanıp güzelim çınarların, erik ağaçlarının, erguvanların, fındık dallarının kel kalışına aldırış etmemiştim. Poyraz mıydı suçlusu yıldız mı karayel mi bilmem, adına sonradan aşina olacağımız Sibirya soğuklarını öyle bir üfledi ki... O günden sonra hiçbir ağaç eskisi gibi olmadı. Kimse de olmasını beklemedi. Küresel ısınma da kar etmedi.

Wednesday, May 07, 2008

Bayram değil seyran değil

Alkol tüm kötülüklerin anası, kabul etmezsek eşeğiz. Gelin görün ki ağzımla içmeyi başardığım zamanlarda pek fena mutlu bi insan olmaktayım. Sanki her şey kaynar çaydaki şeker misali, ölümlü dünya kavramı altında eriyip gitmekte. Beni çakır keyifken konuştuğumda duyarsanız sanki dünyanın en aşmış insanı sanabilirsiniz ki bu durumda büyük gaflet içerisinde savruluyor olursunuz. Kendim bile inanıyorum kimileri. Zaman zaman boşvermiş ve uzun yaşamaya aday bi tip gibi görünsem de aslında içimi kemiren fare kılıklı huyum var. Evlerden ırak olsun.
Gelgelelim içmezken de "emmeeeeeen..." demeyi bilmemiz gerektiği gerçeğine. Sensey Siplintır Usta da bana bunu öğütler durur. Hem kırıcı hem mıncıklayıcı gıcık karakterim sayesinde benim bu dünyada huzur bulmam mümkün olmasa da eyyyyy sevgili akadaşlarım siz siz olun; ben olmayın! Çok fena bir şey. Unutmayın ki ne olursa olsun bugün üzüldüğünüz o şey bi ay bilemedin iki ay sonra mazide bir nokta olacak. Ben dönemsel olarak kendimi bu şekil güdüleyip rahatlamaya başladım, ısrarla tavsiye ederim. Az sonra Gazete Ablaya dönüşeceğimden korkarak bu yazımı da burada noktalıyorum sevgili yavrum. He mi?

Monday, May 05, 2008

huzurlu gölge

Her zaman oynadığım bahçemde daha önce hiç fark etmediğim, sonradan daha önce fark etmediğim için kendime kızdığım o salkım söğütün varlığına, ancak kovalamaca oynadığım bir gün kafamı yanlışlıkla dalına çarptığımda aydım. Oyun arkadaşım beni o yöne doğru kovalamasaydı, belki de kafamı hiç o dala çarpmayacak, teğet geçişlerime yüzlercesi eklenecek ve o salkım söğütün serin gölgesinde uyuyup, düşlere hiç dalamayacaktım.

Oysa en sevdiğim ağaçtır salkım söğüt; rüzgarda yavaş yavaş sallanır yaprakları yeşil bir urgan gibi, sanki en güzel uykuların tadına o ağacın gölgesinde, kuytusunda varılır.

Genelde diğer orman ağaçları gibi yanyana yüzlercesi olmaz salkım söğütlerin, yalnız başına savrulur durur şefkatle, bir tohum bir yana saçılır ve orada gelişir, güzelleşir.

marul

Haftasonu Manyas'taydım. Süper dinlendim. Annemin-babamın dizi dibinde iki gün geçirdim. Dedeler gibi termal sularında şifa aradım. Galiba, büyük ihtimalle, sanırım, kesin bende romatizma var da. Neyse çok huzur doldum. İstanbul hemen alıverir gerçi gazımı. Resim de çektim lakin annemler daha 15 gün orada olduklarından fotoğraf makinesine el koydular, zamanaşımına uğramazsa ve de balık burcu etkisi altındaki tembelitem sayesinde güme gitmezse bi iki hafta sonra size gelincik tarlası, kiremitte kaşarlı alabalık (yenmeden ve yendikten sonraki hali), çeltik tarlaları falan gibi bi takım resimler gösterebilirm. Çok da güvenmeyin ama baştan söyleyeyim.

Friday, April 25, 2008

Yok canım tekrar kışa dönüyor olamayız. Şakadır bu havalar. Geçer.

Thursday, April 24, 2008

"yaşamak dediğin üç beş kısa mutlu andan ibaret"

Hoyratça harcıyoruz. Kimi zaman bilmeden, kimi zaman da göze soka soka. Oysa ne zor bulunuyor insan. Adam gibi insan. Sonra dönüp de hırslarımızı bırakamıyoruz bi kenara. İtip kaktıklarımız, bi dönem kaybetmekten en çok korktuklarımız; kaybetmemek için kendimizden en çok verdiklerimiz bir kenarda ötelenmiş, berelenmiş.

Sırf insanları değil, hayatı da kaynatıyoruz arada. Dönüp baktığında, üç günlük dünya. Yaşamış olduğun kadar daha yaşayacağının garantisi yok. Tüm bu hırsın, kendini kayırmanın manası yine içinde bir yerlerde. Doğru da olsa, yanlış da herkesin tutturduğu bi gidiş var. Herkese yolunda iyi seyirler dileyip, kendi yoluna koyulmayı öğrenmeliyiz.
Hep söylenmemiş bi son söz var gibi gelir. Oysa asırlarca konuşsan o son sözü bulamazsın. Söylenmesi gereken ama asla söylenemeyecektir o. Kayıp bir söz.

İnsan evinin arka bahçesine bile ağlarım diye gidemiyor. Ne hayat be. Boşverelim.

Lunapark

Herkes karşıdan görüp tanıyor birbirini. İçini asla tam olarak bilemiyor. Bu durum bana lunapark aynalarını hatırlatıyor. Kimine göre uzun boyluyuz, kimine göre cüce, kimine göre aptal suratlıyız, kimi ne göre ilah, kimi şişman görüyor, kimi zargana gibi. Aynalar bizi kandırıyor.

23 Nisan Etkinlikleri

Sonunda erguvan mevsimi gezisinin Anadolu yakası kısmını gerçekleştirdim. İstanbul'da araba kullanmaya üşenen ben sayesinde, sevgili, Peluş, ve yine ben kendimizi öncelikle minibüsle Üsküdar'a attık. Oradan Üsküdar- Beykoz dolmuşuna binip kadim dostum Cansu'yla Anadolu Hisarı'nda buluştuk. Önce Göksu Deresi kenarında levrek, çipura, kalamar şeklinde bi takım yemekler yemek sureti ile Hisar faslımızı kapadık. Canımıza sağlık. Bu arada dolmuş sürücüsü abiyi Allah nasıl bilirse zaten öyle yapmıştı. Buradan ona tükürmek isterim zira çok feci kıl bir insandı. Bizim boğaz gezimizi trafik sıkışıklığı nedeni ile gecekondu gezisine dönüştürüp bi de hiç durmadan türlü konularda yanına oturmuş ayı-insan mutantı arkadaşına dert yanarak yaşam enerjimizi emerek nefretimizi kazandı. İçimden geldi bir daha tüküreyim.

Ne yapsak ne yapsak didinişleri sonrası Anadolu Kavağına gitme konusund bi uzlaşıya varmamızla yola dökülmemiz bir oldu. Benim aksime arabayla yek vücut olmuş arkadaşım sayesinde bu kısmı pek şahane bi şekilde gerçekleştirebildik. Kaleye çıktık hemen, süper açık hava bol manzara bi masa kapıp tepeden seyreyledik sağı solu yudumladığımız biralarla. Bu arada fiyatlar da uygun aklınızda bulunsun. Yemek içinde gidilesi, lakin tadını bilmiyorum zira feci toktuk bi şey yemedik.

Üşenmedik bi de tepesine tırmandık kalenin. Keşke okusaydım da azıcık bilgi de verseydim size kale hakkında ama hiç çekmez beni böyle muhabbetler. Çok eskiden Cenevizliler yapmış, uuuuu baya eski desem yeterli olur umarım. Neyse kalenin surlarından birine oturduk, Marmara hüzünle biterken Karadeniz çok ihtişamlı başlıyordu. Bi süre hepimiz "huzur böyle bir şey, ev mi alsak para kazansak da burdan, tü maşşallah, off yaaa ..." şeklinde söylenerekten bünyeye fazla gelmiş huzuru kaçırmaya çalıştıysak da başarılı olamadık. Zira iki deniz arasında tepeden bakerken her şeye, hele bi de gün batımına doğru tatlı tatlı esen rüzgar varken, kafamıza ufo düşmediği sürece keyfimiz kaçası değildi.

"Peki neden hiç fotoğraf yok?" mantıklı sorusuna cevaben: Çünkü foto makinesinin şarj aleti alevler çıkararak elimde patladı. Ölüyordum az kalsın . Aslansın. Bundan sebep foto yok. Google görseller dağolsun. Açın bakın.

Sonra Kavaktan aldığımız, muhteşem kokulu ve tatlı Bursa çileklerinden yemek ve de Avrupa yakası izlemek için Cansu'nun yeni evine yollandık. Çilekler şahaneydi, Avrupa Yakası dandik. Bu arada Sevgili Cansu yeni evin muhteşem umarım sevdiğinle içinde çok huzurlu ve mutlu olursun.

İyi dileklerimizi de sunduktan sonra, öperim.

Tuesday, April 22, 2008

Balat tarafları çok şahaneymiş, bi ara o taraflarda kendimi kaybetmek istedim. İlgilenenlere duyrulur. Balatta ev kiraları kaç para acaba? Bi de oralarda oturulur mu ki?